Geri

Öykü kitabı

Gerisi Sessizlik

Ahmet Anıl Kutlu, Gerisi Sessizlik isimli ilk öykü kitabıyla Alakarga ailesine katılıyor. Kutlu'nun karakter yaratmadaki başarısı, özenli kurgusu ile hikâyeleri su gibi akıtması size elinizdekinin bir ilk kitap olduğunu unutturacak.

Arka kapaktan · Alakarga

  • Alakarga Sanat Yayınları
  • 2026
  • 18 öykü

Gerisi SessizlikGerisi Sessizlik'in ön kapağı: üstte Ahmet Anıl Kutlu adı ve kitabın adı, altında mavi duvarlı boş bir odada tek bir sandalye ve aralık kapıdan içeri vuran ışık.
Gerisi SessizlikGerisi Sessizlik'in arka kapağı: kitaptan bir diyalog, tanıtım metni, ISBN ve Alakarga künyesi.

Gerisi Sessizlik

İçindekiler

  1. 01Burada Ölüler Gömülür
  2. 02Merdivenin Üçüncü Basamağı
  3. 03Normal Bir Hayat
  4. 04Duvarın Ötesi
  5. 05Kayıp İhbarı
  6. 06Sıkı Bir Örgü
  7. 07157
  8. 08Cehalete Karşı Siper Sınıftır
  9. 09199Bir
  10. 10Sus Sen
  11. 11Bu Evler Hikâye Anlatmaz, Taşır
  12. 12O Miura Yıllardır Kayıp
  13. 13Deli Dedikleri
  14. 14Evvelim
  15. 15Hikâyeci Metin
  16. 16Ağabey, Bugün Kapı Açılır mı?
  17. 17Cesur
  18. 18Koca Bir Adam

01

Burada Ölüler Gömülür

Bir yaz akşamıydı. Balkonda oturuyorduk. Güneş batmıştı ama gökyüzü hâlâ kızıldı. Hava öyle sıcaktı ki balkon demirlerinden avuç içi kadar bir serinlik bile geçmiyordu. Masada yarısı içilmiş iki şişe bira, bir tabak tuzlu fıstık ve kül tablasında eğri büğrü birkaç sigara…

Özgür, sandalyeyi geriye yaslamış, ayaklarını demirlere dayamıştı. Çocukluğundan kalma gülümsemesi vardı yüzünde, hep bir şeyleri önemsemeyen, biraz dalga geçen ama aslında içi dolu o gülümseme.

Bana doğru dönüp, “Hiç düşündün mü?” dedi birden, “ölünce ne olacak?”

Birden gelen ölüm sorusuna şaşırmıştım, “Ne mi olacak?” dedim, “kapatacağız gözlerimizi. O kadar. Nereden çıkardın şimdi bunu?”

Devamı kitapta.

02

Merdivenin Üçüncü Basamağı

Blackthorn House’ta bütün sabahlarım birbirine benzerdi. Taş duvarlar geceden kalma soğuğu uzun süre saklar, koridorların köşelerinde rutubet ağır ağır yayılır, mutfağın penceresine tırmanan sarmaşıklar gün ışığını içeriye isteksizce bırakırdı.

Bu benzerliği gençken bilemezdim. İnsan gençken tekrar eden şeylerin bir gün kendisine dönüşeceğini bilmiyor. Aynı merdiveni çıkıp indiğinde, aynı kapıyı açıp kapadığında, aynı masanın üstünden aynı tozu aldığında, bütün bunların yalnızca iş olduğunu sanıyor. Oysa yıllar geçtikçe insan, yaptığı işlerden ibaret kalıyor biraz, ben de öyle kaldım. Perdeleri aralayan kolum, külü alan elim, çorbanın tuzunu yoklayan dilim, gümüşleri ovarken kararan tırnak diplerim, kapı aralıklarından sızan soğuğu önce sırtında duyan bedenim. Blackthorn House’un sabahları benden geçti. Ben de onlardan.

Devamı kitapta.

03

Normal Bir Hayat

Sisin geldiği yerde yaşam bitiyor, nefes almamızı engelleyen ve soluduğumuzda insanı yavaş yavaş öldüren o duman her yeri kapladığında kendimize sığınacak bir yer bulmamız gerekiyor. Yoksa ölüm, yaşamak için aldığımız her nefeste bize daha çok sokuluyor.

Nereye gidebileceğimize ise ancak hava aydınlandığında karar verebiliyoruz. Yanımıza alabildiğimiz üç beş parça eşyayı sırt çantamıza dolduruyor, bulutsuz, havanın en açık olduğu tarafa, aydınlığa doğru günlerce yürüyoruz. Zaten yanımıza çok yük almamız da gerekmiyor. Marketler, giyim dükkânları, mobilyacılar, elektronik eşya satıcıları, normal hayatımızda onlarca paralar döküp alışveriş yaptığımız her yer terk edilmiş, kimsesiz. Bazen hiç yol alamadığımız, olduğumuz yerde günlerce kaldığımız oluyor. Bu duruma çoğu kez biz değil, sis karar veriyor. Burası belki de en uzun kaldığımız şehir. Günlerce yürümekten ve saklanmaktan, vakit kavramı önemini yitireli uzun zaman oldu.

Devamı kitapta.

04

Duvarın Ötesi

Bu sabah da erkenden uyandım. Gözlerimi açar açmaz gri duvara baktım. Sanki o duvarın ardında, evimin balkon kapısı varmış gibi bir hayale kapıldım. O hayalde kapıyı açıyorum, karşımda saksılarından taşıp balkon demirlerini kaplayan sardunyalar, aşağıda kaldırımın kenarını örten karayemiş dalları, susuzluktan boynunu bükmüş koca bir fesleğen… Oysa elim yalnızca soğuk bir duvara değiyor. Burada bazı zamanlar gerçek ile hayali birbirine karıştırıyor, hangi tarafta olduğumu ayırt edemez oluyorum.

Yine de her sabah yaptığım gibi kendime bir düzen kuruyorum. Buraya atıldığımda verilen ilk öğüttü bu: Kendine mutlaka bir rutin yarat. Çayımı demlemek, metal tasın içinden yükselen buharı avuçlarımla yakalamak, tek bardağımı hazır etmek. Bu kadar basit bir ritüel, burada günümü ayakta tutan bir direk gibi. Plastik sandalye beton zemine takılmadan altıma çekilmiyor. Sandalyenin sertliğine bile minnet duyuyorum artık. Çökmemesi bile başlı başına bir lütuf. Her sabah gözlerimi açmamın hemen ardından,

Devamı kitapta.

05

Kayıp İhbarı

“Çantayı kendi elinizle mi verdiniz?”

Komiser bunu üçüncü kez soruyor. Kalemini kâğıdın üstünde bekletiyor. Benden çok, cümlemin nereye düşeceğini merak ediyor sanki.

“Kendi elimle verdim,” diyorum.

Genç polis başını kaldırıyor. Yüzünde acımaya benzer bir şey var. Acımanın da çeşitleri oluyor. Kimi insanın acıması insanı hafifletir, kimi insanınki insanı daha da yaşlandırır. Bu çocuğunki ikincisinden. Bana bakarken yalnızca soyulmuş bir ihtiyarı değil, bir gün kendisinin de dönüşebileceği o dikkatsiz, eli titreyen, aklı karışan geleceğini görüyor.

“Peki, hiç şüphelenmediniz mi?”

Şüphelenmek. İnsan, ömrünün sonuna kadar aynı kelimelerin başka başka yaşlarda başka anlamlara geldiğini öğreniyor. Gençken şüphelenmek günahtı. Memuriyette şüphelenmek vazifeydi. Baba olunca şüphelenmek ayıptı. Yaşlanınca ise şüphelenmediysen aptallık, şüphelendiysen huysuzluk sayılıyor.

Devamı kitapta.

06

Sıkı Bir Örgü

Çay tarlalarının dik yamaçlarından aşağıya doğru en önde yine ablam yürüyor, peşinden gidiyorum. Kendi ağırlığından çok daha ağır yükler yüklenebilecek gibi yere güm güm basarak yürüyor. Benim sırtımda da bana kıyamayıp üzerinden bolca çay yaprağı aldığı bir çuval var. Köyümüzde çay işlerine kadınlar bal işlerine ise erkekler bakıyor. Bu, diğerine göre çok daha ağır olan işin neden kadınların sırtına yüklendiğini bir türlü anlayamıyorum.

Çay tarlamıza gitmeye başladığım on günden beri Zeyno gözüme olduğundan çok daha büyük, orta yaşlarında bir kadın gibi görünüyor. Aramızda altı yaş olduğuna bakmayın, bazen onu çok kızdırsam da hep analık yapıyor bana. Üstümle başımla, pabuçlarımla, saçımın örgüsüyle hep o ilgileniyor. Yüzüme hep o gülüyor. O yüzden o ne derse ikiletmemeye çalışır, yüzümü hiç düşürmem. Geriye kalan tüm ev ahalisi yüzümün asıklığından, “huysuz bu kız huysuz,” diye durmadan şikâyet eder.

Devamı kitapta.

07

157

Yüz elli yedi gündür o geceyi düşünmediğim tek bir an yok.

Müge’nin kapıda belirdiği ânı hatırlıyorum, silahı, çantasının ağzından görünen siyah kabzayı. Bazen de ondan önceki birkaç saati, gitmek istemediği hâlde benimle geldiği lansman yemeğini, üçüncü biramı söylerken yüzünü buruşturmasını, dönüş yolunda direksiyonu iki eliyle sıkı sıkı tutuşunu.

“İçme şu biraları,” demişti. “Sonra tuvaletin gelecek. Sen dışarıda tuvalete girmezsin.”

Onu dinlememiştim.

Üç birayı hızlıca içmiş, çıkışta çevirme olur korkusuyla anahtarı ona vermiştim. Siteye girdiğimizde mesanem patlayacakmış gibi ağrıyordu. Arabayı otoparka doğru sürerken kapıyı apartmanın önünde hızla açmış, “Sen park edip gelirsin,” diyerek daha araç durmadan aşağı atlamıştım.

Devamı kitapta.

08

Cehalete Karşı Siper Sınıftır

Mart rüzgârı, siperin kenarına asılı ıslak paltoyu, bir çocuk defterinin sayfasını çevirir gibi ters yüz ediyordu. Çamurun içine dizlerime kadar batmıştım. Süngümün ucu paslanmış, tüfeğin mekanizması kil gibi ağırlaşmıştı. Ama benim içimdeki asıl ağırlık başkaydı. İki gün önce siperin biraz gerisindeki yolun başında, sepetlere aceleyle doldurulmuş kitapları görmüştüm. Sandığa tıkıştırılmış dünya küresi, yıpranmış bir coğrafya atlası, kâğıt çiçeklerle bezeli harf levhaları… Duvarın üzerinde “Numune Mektebi” yazıyordu, kapısı açık, eşiğinde bir çift kırık ayakkabı rafı vardı. Hocalar gitmiş, okul kapanmıştı. “Ne yapsınlar, savaş var,” demişti çavuş. “Kadınlar çocukları alıp köye çekildi, hocalar da aileleriyle gitti.”

Devamı kitapta.

09

199Bir

1991 yılı. Bir insanın başına hep mi terslikler gelir?

O bahar sabahı, annem beni erkenden uyandırmıştı. Daha gözümü bile açamamıştım ki kendimi kahvaltı sofrasında haşlanmış yumurtamla mücadele ederken buldum. Tabii henüz işin ciddiyetinde değildim. Benim için normal bir sabah gibiydi. Oysaki bütün ömrümde bu kadar erken kalktığım sabahlar, iki üçü geçmemiştir, o da bayram sabahlarında. Bu anormalliği fark ettiğimde jeton düştü. Günlerdir annemlerin telaşla konuştuğu okul mevzusu buydu galiba, beni okula göndereceklerdi. Ama nasıl olur? O zaman kapımda asılı duran önlük işinde bir yanlışlık vardı, okula başlayan çocuklar siyah önlük giyiyordu çünkü. Bana geçen gün alınan önlük, yeşilli maviliydi. Boşuna rahata ermişim. Yola koyulup elli tane çocukla beraber kuzu gibi okulun kapısından girince anladım ki anaokulunda siyah önlük giyilmiyordu.

Devamı kitapta.

10

Sus Sen

Öğle arasıydı. İşten eve yalnızca birkaç lokma atıştırmak için dönmüştüm. Kıravatımı gevşetip ceketimi askıya astım, ocağın üstündeki tencerenin altını kıstım. Kaynayan yemeği görünce en son ne zaman böyle bir manzarayla karşılaştığımı düşündüm, hatırlayamadım. Kapaktan yükselen buhar, mutfağın penceresinden süzülen eylül ışığına karıştı. Şehrin üstüne yeni yeni çöken sonbahar, ıslak toprak, nemli yaprak kokusu havada asılıydı. Okullar açılalı iki hafta olmuştu ama sanki ev hâlâ yazın dağınıklığını taşıyordu.

Sonra mutfağın kapısında bir kıpırtı hissettim. Döndüğümde karım oradaydı, ellerini birbirine kenetlemiş, omzunu kapıya yaslamıştı, gözleri doğrudan mutfak penceresinden dışarıya bakıyordu.

Devamı kitapta.

11

Bu Evler Hikâye Anlatmaz, Taşır

Calvert ailesiyle ilgili bir yazı hazırlıyordum. Dosya düzenliydi. İsimler yerli yerinde. Tarihler birbirini tutuyordu. Tahıl ve bakliyat satışı, tekstil ve tıbbi malzeme temini, kazılar, tarihi eser kaçakçılığı, taşıma işleri, yaptıkları her iş. Konağın yeri, yıkılış tarihi, sahil boyunca uzanan evler, bahçeler… Hepsi belgelenmişti. Fotoğraflar vardı, boğaza bakan cepheler, yüksek tavanlar, geniş merdivenler. Çoğu artık yoktu. Yıkılmış, silinmiş, yerleri başka yapılarla doldurulmuştu.

Sonra bir fotoğrafın arkasında, soluk bir kurşun kalem yazısı gördüm. Düzgün bir yazı değil, aceleyle atılmış gibiydi.

Devamı kitapta.

12

O Miura Yıllardır Kayıp

Yıllardır tek bir arabanın peşindeydim. Koleksiyonumda onlarca nadide parça, unutulmuş markaların paslı gölgeleri, ralli tarihinden kalma yorgun şasiler vardı. Ama hepsi, zihnimdeki tek bir boşluğu dolduramıyordu, 1972 model, Bruno Matellizzato renginde bir Lamborghini Miura SV.

1966 ve 1973 yılları arasında üretilmiş yüz elli Miura SV’den biriydi ve bu renkte yalnızca iki taneydi. Çocukluğumda, sayfaları yırtılmış bir otomobil dergisinde gördüğüm o Miura fotoğrafı, ömrüm boyunca zihnimin arkasında yanıp sönen bir ateş gibi kalmıştı. Onun varlığını biliyor, ama nerede olduğunu asla bulamıyordum. Arşivlerde sararmış belgeler karıştırdım, eski koleksiyonerlerin evlerine gittim, Avrupa’nın her köşesindeki müzayedelerde, kulislerde sorular sordum. Hep aynı cevabı aldım. “O Miura yıllardır kayıp.”

Devamı kitapta.

13

Deli Dedikleri

Bizim sokağımız yani Narin Sokak, koca bir caddenin en sonunda sanki bütün telaşın bir anda kesildiği yerde başlardı. Türlü türlü alışveriş mağazalarının, kalabalığın, aceleyle yürüyen insanların bittiği, artık alınacak bir şey kalmadı dediğiniz o noktada. Sonrası bizdik. Kendi halinde, sakin ve çocuklar için bol bol oyun alanları olan bir yer.

Genelde eski evler ve eski diyebileceğimiz komşularımız vardı. Doğru bir deyişle, yaşlılar sokağı. Ama bizi sıradan bir yaşlılar sokağından ayıran, huysuz ihtiyarların yanında ekstra yaramaz onlarca çocuk olmasıydı. Gerçi erkeklere göre biz pek yaramaz sayılmazdık ama konu yaşlıların şikâyetine gelince, kurunun yanında yaş da yanardı. Hepimiz aynı kazana atılırdık.

Devamı kitapta.

14

Evvelim

‘‘Ben kendim gelirim,’’ demişti Nesli. ‘‘Bilmediğim yer değil ya.’’ Kızgınlığının hiç azalmadığını hemen sesinden anlamıştı Ömer. Son zamanlarda karısının gergin psikolojik durumunu, sesinin tonundan tahmin eder olmuştu. Yine de moralini yüksek tutmaya karar verdi.

Hazırladığı menüyü şöyle bir göz ucuyla, tekrar kontrol etti. Günlerdir bu akşam ki yemeği prova etmiş, kullanacağı tüm malzemelerin en tazelerinden kendi elleriyle seçmek için pazar alışverişini, bu kez çırağına bile bırakmamıştı.

Mutfağın kapısından fırladığı gibi sanki yanında çalışanlar günlerdir yaptığı hazırlığı bilmiyormuş gibi yeni işe aldığı garsona, ‘‘Necmi! Biliyorsun yengenle barışma yemeğimiz var, ben eve hazırlanmaya gidiyorum, mutfak sana emanet,’’ dedi. Hazırlanmak için evine doğru yola koyuldu. Evleri ayıralı iki ayı geçmişti. Arabaya bindiği gibi de telefonunu aracına bağlayıp YouTube’dan bir türkü açtı, söylemeye başladı:

Devamı kitapta.

15

Hikâyeci Metin

Yatağımda oturmuş, halının rengârenk desenleri üzerinde rengi bütünüyle çekilmiş gibi duran ayaklarıma bakıyorum. Artık kaçta uyandığımın bir önemi kalmadığından saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Güneş, pencerenin önündeki solmuş çiçeklerin üzerinden geçtiğine göre öğlen olmalı.

Başımı kaldırıp duvardaki çizgilerin arasında neredeyse kaybolmuş saate bakıyorum. 12:56.

Her sabah olduğu gibi yerimden kalkınca, ilk iş masamın üzerindeki kalemi elime alıyorum. Duvara yönelirken gözüm bir an aynaya takılıyor. Omuzlarım çökmüş, yüzümün iki yanındaki sakallar birbirine karışmış. Aynadaki adam dik durmaya çalışıyor, bedeni ona uymuyor.

Devamı kitapta.

16

Ağabey, Bugün Kapı Açılır mı?

Yetimhane denen yer, taşla, rutubetle ve pasla yapılmış bir kafes gibidir. Koridorları hep aynı kokar. Sanki eski çorba tenceresiyle, nemli yorgan bir araya girmiş, ayrılmamış gibi. Boyaları kabarmış duvarlardan her dokunuşta toz dökülür. Pencereler, demir parmaklıklarla kaplıdır, içeride gökyüzü varmış gibi görünür ama dışarıya dokunmak mümkün değildir. Avlusu geniştir, ama oyun için değil, daha çok ayak seslerinin yankılanması için. Her akşamüstü güneş duvarlara vurunca, sanki kan kırmızısı bir perde iner üzerimize. Biz çocuklar o perdede gölge oluruz, bazen uzun bazen kısa. Ama bir gölge var ki, hep aynı boyda, hep aynı soğukluktadır.

Devamı kitapta.

17

Cesur

Bu memleketin iyice çivisi çıktı artık, Cesur. Yarın o suratsız bakkalın çırağı elinde gazete poşetiyle geldiğinde, ‘‘Yok!’’ diyeceğim. ‘‘Ne getirdiysen geri götür. O malum şahsın fotosunu duvarına asan patronuna da söyle, okunacak felaket kalmadı. Sağ olsunlar, hepsini teker teker yaşatıyorlar bize!’’

Kaymakam efendi geçen gün, bizim köyü ‘‘kalkındıracak’’ yeni imar alanları açacaklarını açıkladı. Yok efendim şehirden gelecek “değerli’’ misafirler için yazlıklar, tesisler, lojmanlar, bilmem neler. Sanki buralarda yaşayan biz değiliz. Sanki bu toprağın taşını, suyunu, ağacını bilen biz değiliz. ‘‘Gelişim,’’ diyorlar, “modernleşme,’’ diyorlar… Halbuki göz diktikleri yer, çoban Ali’nin keçilerini otlattığı tepe, Ayşe teyzenin incirliği, rahmetli babamın suladığı bostan. İki beton döktüler mi köyü kökünden kazıyacaklar. Duyduğumdan beri tepem atık, yetmezmiş gibi bir de yine kedileri, köpekleri zehirlemişler. Kıytırık yasalarının altına sığınıp gazetelere ‘‘uygulamalar yerinde’’ diye yazdırmışlar. Ellerinden

Devamı kitapta.

18

Koca Bir Adam

“İnsanlar ne tuhaf,” diyor Cem, “hepsinin en büyük özelliği bencillik. Herkesin canı cehenneme!”

Dün gece evlerindeki odalardan birinde intihar etmiş Cemil Amca. Üstelik Cem bulmuş babasını. “Öylece tavandan sarkan bir iple sallanıyordu babam,” diyor. “Başı omzuna düşmüştü, üzgündü yüzü.” Bir an bizle sürekli şakalaşıp güldüren Cemil Amca’yı öyle üzgün düşünemiyorum. Yine de Cem tam anlatmasa da ben anlıyorum. Tavandan sarkan bir ipi boynuna geçirip o kadar yüksekten kendini bırakırsan, kesin ölürsün.

“Polis geldi,” diye anlatmaya devam ediyor Cem. “Her yeri didik didik aradılar.”

Polis bile geldiğine göre ölüm ciddi iş demektir. “Neden öldürmüş baban kendini?” diyorum. Cevap vermiyor. İstemediği sorulara hiç cevap vermez Cem. Ama ben merak ettiklerimi yine de sorarım. Cebinden sigara paketini çıkarıp uzun uzun pakete baktıktan sonra, içinden bir tane çekip paketi bana uzatıyor. İstemiyorum. İçemiyorum ki hiç.

Devamı kitapta.

Kitabın kapak fotoğrafının tamamı: koyu mavi duvarlı bir oda, ahşap zeminde uzayan gölgeler ve aralanmış kapıdan içeri dolan sıcak ışık.