Geri

Deniz

Deniz, 28. buketi kapıyı açtığında fark etti. Görür görmez sinirlendi. Bir hışımla çiçeği yerden alıp evin köşesindeki çöp kutusuna attı.


Deniz, dedesiyle birlikte bir yıldır bu evde yaşıyordu. İkinci terfisinin ardından, dedesinin yaşadığı küçük kasabadaki bankaya atanmıştı. Kariyer yapmayı kafasına koymuştu.

Çocukken tatillerde geldiği bu kasabayı severdi. Yaşlılarla geçinmek zordu ama annesiyle babasının ayrılığından beri, çocukluğunun en güzel anlarını yanında geçirdiği dedesinden uzak kalmıştı.

İşten eve, evden işe gidip geliyordu. Zaten bu küçük kasabada yapabileceği çok fazla şey de yoktu. Akşamları bahçede, Alzheimer teşhisi konulan dedesiyle oturur, onun hikâyelerine gülerdi. Hikâyelerin çoğunun gerçek mi, yoksa hayal ürünü mü olduğunu bilemezdi. Yine de dedesine bir şey belli etmezdi. Alzheimer hastaları geçmişi yakın zamandan başlayarak unuttuklarından, dedesi hatırlamadığını fark edip üzülmesin diye hep geçmişten konuşurlardı.


Can, KPSS’den istediği puanı alamayınca öğretmenlik hayallerinden artık vazgeçmişti. Verdiği ufak tefek özel derslerle tek başına geçinmek iyice zorlaşmıştı. Üç aylık birikmiş kirası yüzünden iki gündür ev sahibinden kaçıyordu. Bu durumun daha ne kadar devam edeceğini hiç bilmiyordu. Hep paranın yokluğunu çekmişti ama bu kez iyice köşeye sıkışmıştı. Hayatındaki yalnızlığı en çok bugünlerde hissediyordu.

Can, yetiştirme yurdunda büyümüştü. Olmaması gereken bir gecenin çocuğu olarak daha iki haftalıkken kendisini yurdun kapısında bulmuştu.

O sabah gazetedeki bir duyuru gözüne çarptı. Yeni polis alımları yapılacaktı. Can sınavlara istemeye istemeye girdi. Sonuçlar açıklandıktan sonra evindeki üç beş parça eşyayı toplaması zor olmadı. Ev sahibi, şark görevi için taşınıp gittiğini duyduğunda resmen sevinmişti. Can, adamın o hâline içten içe gülmüştü. Hayattaki bütün derdi, sahip olduğu evlerin kiracılarıydı. Böyle insanlara üzülürdü.

Yola koyulduğunda, “Bu küçük kasaba hayatımdaki her şeyi değiştirecek,” diye düşünüyordu.


“Denizsiz bir yerde yaşayamam,” derdi her zaman.

Can ilk zamanlarda bu küçük kasabaya alışmaya çalıştı. Kasabaya uygun, küçük bir karakolda görev yapıyordu. Oldum olası birbirine düşman iki ailenin atışmalarından başka uğraştıkları hiçbir vaka olmuyordu. Herkesin birbirini tanıdığı, ahbaplık ettiği böyle yerlerde insanlar olaysız yaşarlardı.

Kendisine tek göz, gecekondudan bozma bir ev tutmuştu. Köşedeki bakkaldan ekmeğini alıp evin yolunu tuttuğu bir gün, sokağa döner dönmez elindeki çantayı çekiştiren bir kız önüne bile bakmadan gelip Can’a çarptı. Çekiştirdiği çanta yere savruldu. Sanki Can ona çarpmış gibi bir de:

“Önüne baksana!” diye azarladı onu.

Can, kızı tanımıştı. Her akşam bahçede yaşlı adamla oturan kızdı. Afalladı, özür dileyip eve doğru yürümeye devam etti. Aklı, kızın gözlerinde kilitli kalmıştı.


Can, kızı görmek için her gün aynı saatte, aynı köşede oyalanmaya başladı. Onu yalnızca iki kez uzaktan görebilmişti. Bankadan çıkıyordu. Her gün giydiği, kasabadakilerin kıyafetlerine göre çok daha ciddi olan kıyafetlerine bakılırsa bankada çalışıyordu.

Ertesi gün, hesabında olmayan bir sorun yüzünden bankaya daldı. Gözleri kızı arıyordu. Onu bir masada oturmuş, bilgisayar ekranına hiç bakmadan hızla yazı yazarken gördü. Gidip karşısına dikildi.

Kız ona bakıp “Buyurun,” dediğinde, hesapla ilgili söylemek için planladığı bütün yalanlar uçup gitti. Can utanıp başını indirirken masasında yazan ismini fark etti.

“Denizsiz bir yerde yaşayamam,” dediği kasabada bir Deniz bulmuştu işte; boğulacağından habersiz…


Kasabadan olmadıkları her hâllerinden belli olan Can’la Deniz hemen arkadaş oldular. Büyükşehirden gelmiş iki gençtiler; dertleri, sıkıntıları aynıydı. Bazı akşamlar Can da bahçe sohbetlerine katılmaya başlamıştı.

İlk zamanlarda Deniz’in dedesinin anlattığı bir hikâyeyi çok geçmeden tekrar anlatmasına şaşırmıştı. Deniz durumu fark edip Can’a dedesinin rahatsızlığından bahsettiğinde Can da bu tonton yaşlı adam için en az onun kadar üzülmüştü.

Artık ezberledikleri hikâyeler aynı akşam ikinci kez anlatılmaya başlandığında Deniz’le göz göze gelip gülüşürlerdi. Bir gün bunu fark eden dede, Can’a:

“Sen bu kızı ne zaman istemeye geleceksin?” diye sordu.

İkisinin de suratı aynı anda kıpkırmızı oldu. Deniz hemen araya girip:

“Ya dede, benim bisikletten düştüğüm hikâyeyi anlatsana Can’a,” dedi.

Dede, kaçıncı kez dinlediklerini unuttukları hikâyeye hemen başladı.

Can o gece artık Deniz’e açılmayı, içindeki duygulardan bahsetmeyi düşünüyordu. Sabaha karşı telefonu çaldı. Arayan Deniz’di. Heyecanla açtı.

Deniz ağlıyordu.

Dedesi artık hikâye anlatmayacaktı.


Deniz yeni bir terfi alıp kasabayı terk etmişti. Can, bulduğunu sandığı denizi yeniden kaybetmişti. Bir yıl sonra o da polislikten istifa etti. Bir gecede kurmayı düşündüğü hayat sağa sola savrulmuştu.

Geri dönüp yeni bir hayat kurmayı planlıyordu. Kalbi kasabada kalmıştı ama sahibi artık o kasabada değildi. Deniz, gittiği yeni şubeden ve yeni düzeninden bahsetmişti. Fakat Deniz gittikten sonra yavaş yavaş zayıflamaya başlayan bağları, Can hiç istemese de artık kopmuştu.

Can döndüğünde, kendisinden geldiğini anlayacağını umarak isimsiz notlarla Deniz’e her gün sürpriz çiçekler bırakmaya başladı.


Bu, bıraktığı 6. buketti. İlk kez bekliyordu.

Deniz çiçeği bulduğunda Can heyecanlandı. Deniz çiçeği eline alıp notu bile okumadan bahçe kapısına doğru yürüdü. Can da bir iki adım atmıştı ki Deniz, çiçeği çöp kutusuna atıp içeri girdi.

Olduğu yerde kaç saniye, kaç dakika, kaç saat kalakaldığını bilmiyordu. Deniz evden bir adamla el ele çıktığında ancak arkasını dönüp gidebildi.

Onlarca kez çöpe atılan çiçekleri aynı yerden izledi. Kendisini, yetiştirme yurdunun kapısına bırakıldığı günkü yalnızlıkta bulduğu 97. gün, “Deniz’siz yapamam,” dediği hayatına denizde boğularak son verdi Can…

Ahmet Anıl Kutlu