Geri

Leyla

Lise son sınıfta, sınıfın en haylazlarının hemen önünde tek başıma oturuyordum. Sabahın ilk dersiydi. Yine uykusuz kaldığım için uyukluyordum ki kapı çaldı. Leyla’yı ilk kez o zaman gördüm. Memur olan babasının tayini nedeniyle İzmir’e gelmişlerdi. Sınıfta yalnızca benim yanım boştu, gelip yanıma oturdu. Her şey basit bir merhabayla başladı. Geçen saatleri de günleri de saymayı o zaman bıraktım. Zaman gibi aramızdaki yakınlık da durmadan ilerledi.

────────

Evden ayrılırken nereye gideceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Babamla ettiğimiz kavgaların en büyüğünü etmiştik. İş, evi terk etmeme kadar varmıştı. Önce bakkala uğrayıp sigara aldım. Üst üste kaç tane sigara içtiğimi hatırlamıyorum.

Ailemin Leyla’yı neden istemediğini bir türlü kafam almıyordu. O, üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gitmişti. Ben zaten başarısız geçen lise hayatımın ceremesini, İstanbul’da bir yere yerleşemeyerek ödemiştim. Leyla’yla ilk kez o zaman ayrıldık.

Babam zaten işlerle ilgilenmemi istiyordu. O emekli olduğunda bütün sorumluluk bana kalacakmış. Bu yüzden üniversiteyi kazanamadım diye neredeyse sevinmişlerdi. İlk zamanlarda hafta sonları Leyla’nın yanına gidip onunla birkaç saat geçirmeme kimse ses çıkarmıyordu. Birkaç ay sonra evdekilerin, aramıza giren mesafenin bizi kendiliğinden koparacağını düşündükleri için ses etmediklerini anladım.

Babam, “Seni Enver Bey’in kızıyla tanıştıracağız,” dediğinde anladım her şeyi. Haftalarca bahaneler bulup kaçtım. Ta ki o akşama kadar… Bıçak kemiğe dayanmıştı. Hayatı boyunca babasına karşı gelememiş bir evlat olarak kapıyı çarpıp çıkmıştım.

Leyla’nın kabahatini kapının önünde duymuştum:

“Benim o çulsuzlara yedirecek param yok.”

────────

Cebimde kalan son parayla Samsun’a bilet aldım. Amcam ölene kadar birlikte yaşadığımız yengemin yanına gitmeye karar verdim. Amcam öldükten sonra bizimkilerin yengeme yapmadıkları eziyet kalmamıştı. En sonunda dayanamayıp baba evine dönmüştü.

Beni karşısında görünce çok şaşırdı. Onu arada gizli gizli arardım. Benim üzerimde emeği çoktur. “Ne işin var burada?” diye bile sormadı. Yüzümdeki hüzünden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Sorup da beni üzmek istememiştir, bilirim.

Önce karnımı doyurdu. Yemeğim bittiğinde yüzüne baktım.

“Beni de senin gibi kaçırttılar sonunda,” dedim.

Gözlerinde biriken damlalarda kendimi gördüm.

“Burası senin de evin, istediğin kadar kalabilirsin,” derken boynuna, bizimkilere hayatım boyunca hiç sarılmadığım gibi sarıldım.

Leyla’yı dünden beri aramamıştım. Gidip yurdun numarasını tuşladım. Babamla kavga ettiğimizi, evi terk edip Samsun’a geldiğimi anlattım. Günlerce babamla neden kavga ettiğimizi sorup durdu. Benden daha çok üzüldüğünü anlıyordum. Nasıl derdim ki, “Babam aileni beğenmiyor?”

Birkaç hafta daha mecburen telefonda konuşmaya devam ettik. Son zamanlardaki konuşmalarımızı Leyla kısa kesiyordu. Bir şey olduğunu anlıyordum. İlk zamanlarda yanına gidemiyorum diye böyle davrandığını düşündüm. “Neyin var?” sorumu hep geçiştirdi.

Bu arada yengemin bir arkadaşının fırınında işe başladım. Hayatım boyunca ekmeğin ne kadar olduğunu bilmeyen ben, deli gibi çalışıyordum. O kadar yoruluyordum ki birkaç akşam koltukta uyuyakalıp Leyla’yı bile arayamadım.

O akşam iş çıkışında içimde bir huzursuzluk vardı. Eve gelir gelmez Leyla’yı yurttan aradım. Telefona çıkan adam, Leyla’nın yurttan ayrıldığını söylediğinde bir yanlışlık olduğunu iddia ettim. Adam en sonunda sinirlenip telefonu suratıma kapattı.

Yengemden ilk kez para istedim, otobüse atlayıp İstanbul’a gittim. Yurdun kapısında da aynı cevapları aldım. Babamın İstanbul’a kadar gidip Leyla’yı ailesiyle tehdit ettiğini üç ay sonra öğrendim. Yengem bir akşam hâlime dayanamayıp annemle arada haberleştiklerini, durumun bundan ibaret olduğunu söyledi. Babamın korkusundan gelip beni görmeye cesaret edemeyen annem, Leyla’ya yapılanlara da elbette ses çıkarmamıştı.

────────

Yengem öldükten sonra Samsun’da kalmamın benim için bir anlamı kalmadı. İzmir’e döndüm. Geçen dört senenin ardından her şey değişmiş gibi geliyordu. Çocukluğumun geçtiği mahalleye bile yabancıydım.

Annem arada gelip beni görür, babamla barışmam gerektiğini söyleyip dururdu. Babam kalp hastası olmuştu. Annem, onun geceleri eve gelmez olduğundan, bir akşam tek başına ölüp kalacağından bahsedip duruyordu. En sonunda dayanamadım, eve döndüm.

Babamla aramızdaki soğuk savaş aylarca devam etti. Gerekli durumlar dışında konuşmuyorduk.

“Ne bitmez bir öfke var içinde,” diye düşünürdüm kendi kendime. “Yorulmuyor mudur sürekli sinirli olmaktan?”

Atölyeye de gitmeye başladım. Sonunda babamın istediği olmuştu. Benim bütün hayallerimi yıkıp beni kendi hayallerine mahkûm etmişlerdi.

Her gün işe yürüyerek gidip gelirdim. Benim de kendimce babamın zenginliğine başkaldırışım buydu. Birkaç kez anneme beni şikâyet ederken duymuştum:

“Adamı patron yaptık, kapıda arabalar duruyor; o hâlâ yürüyerek işe gidip geliyor. Tamam, benimle gelmek istemiyorsa diğer arabayı kullansın!”

Yürümenin benim terapim olduğunu bilmiyordu. Zaten hayatı boyunca benim neyimi bilebildi, onu da bilmiyorum.

Bir gece yarısı annemin bağırışlarına uyandım. Başını iki elinin arasına almış, ağlıyordu. Durmadan:

“Nasıl böyle bir şey yapabildin?” diye tekrarlıyordu.

“Ne oldu?” diye sordum.

Babam, birkaç senedir süren kumar sevdası yüzünden her şeyimizi kaybetmişti. Ne yani, o çok övündüğü paralarını, işini, arabalarını, servetini kumarda mı kaybetmişti?

Ortada öyle bir ironi vardı ki güldüm.

Tabii içimden…

────────

On dört sene sonra bir gün Leyla’yı gördüm. Bir bahçede çocuklarla oynuyordu. Onu gördüğüm yerde kaç dakika kıpırdamadan kaldım, bilmiyorum. Omzuma çarpan adamdan sonra kaldırımın ortasında dikildiğimi anladım.

Biraz kendime geldikten sonra bir köşeye çekilip onları oradan izlemeye devam ettim. Sonra buranın bir kreş olduğunu anladım. Başımı kaldırıp her gün önünden geçtiğim kreşin tabelasına baktım.

Hayatım boyunca nefret ettiğim yaşlar gözlerime doluştu. İnanamayıp sanırım milyon kez tekrar okudum.

Açtığı kreşe benim ismimi mi koymuştu yani?

“Umudum Kreş…”

Bunca zaman sonra hâlâ bir Umut var mıydı?

Ahmet Anıl Kutlu