Dondurma
Sene doksan altı… İlkokul dörde gidiyorum. Haftalık yirmi lira harçlık alıyorum. O dönem için büyük para. Hele sınıfta o kadar harçlık alan olmadığına eminim. Bizimkiler, sorumluluk duygum gelişsin diye harçlığımı haftalık vermeye karar vermişler. O yüzden bana hep haftalık verirlerdi.
Okulun ilk dönemlerinde harçlığımla sessizce geçinir gider, ikinci dönem havalar hafiften ısınmaya başladığında arıza çıkarmaya başlardım. Bir beş lira daha koparmak için durmadan harçlığımın yetmediğinden yakınırdım. Bir şikâyet, iki şikâyet derken bizimkiler dayanamaz, harçlığımı artırırlardı.
İlkbahar geldiğinde dondurmalar markete gelmeye başlardı. Her çocuk gibi ben de dondurmaya çok düşkündüm. Hafta sonları gizli gizli marketin yolunu tutar, dondurmalardan alırdım. Tabii her hafta gezmek için bir bahaneye ihtiyacım vardı. Dört yaşındaki kardeşimi yanıma alır, “Biz biraz gezeceğiz,” diye yarısı mutlaka markete denk gelen gezilere çıkardım.
Markette hep yeni dondurmaları denemek isterdim. Sonuçta daha çok hafta sonu vardı, başka başka çeşitleri deneme imkânım boldu. Hem bir dondurma ne kadar kötü olabilirdi ki?
Ne zaman kendime dondurma alsam kardeşim, “Abi, bana da alalım lütfen,” diye tutturup dururdu. Ben de kıyamaz, kendi büyük dondurmamdan feragat edip bir küçük boy alırdım. Böylece onun dondurmasına da para çıkardı.
Kardeşim küçükken bronşit geçirdiğinden annem, üşütmesin diye çok dikkat ederdi. Her defasında çok koşmaması, çok terlememesi için onu tembihlerdi. Biz de anneme yakalanmamak için bütün bu operasyonu gizli gizli, pür dikkat hallederdik.
Bir gün, o hafta hoşlandığım kıza küçük bir hediye alınca haftalığımdan iki dondurma almaya yetmeyecek kadar para kaldı. Tabii biz yine gezimizden eksik kalmadık, yarı yolda markete uğradık. Bizim ufaklığa, “Bugün sana dondurma alamıyoruz,” dedim. Çok bozuldu.
“Sen kendine al ama bana neden alamıyormuşuz?” deyip kollarını önünde bağladı.
“Sen küçüksün,” diye kızdım.
Kolları bağlı bir şekilde yanımda yürümeye başladı. Kıyamadım, dondurmamın yarısından çoğunu ona verdim. Geri isterim diye hızlı hızlı yedi, uyanık. Hayır, ufaktan öksürüyordu; zaten izni zor almıştık. Tabii akşamına hasta oldu.
Annem bu işin altını araştırmaya başladı.
“Çok mu koştun? Çok mu terledin? Nereye gittiniz de bu kadar üşüdün?”
Ufaklığı sorguya çekiyordu. Savunma makamı olarak benim sorguya girmem yasak. Kapıdan bütün konuşulanları dinliyorum. En sonunda ateşi iyice yükseldiğinde ufaklık atağa kalkmış:
“Ben yarım dondurmaya alışık değilim ki, her hafta tam yiyordum. Hem önce abim yedi, ondan geçmiştir bana,” deyip savunmasını veriyor. Aklı sıra kendini aklıyordu.
“İyilik yap, denize at,” dedikleri durumla karşı karşıyaydım. Sorgulama odasına bu kez ben alındığımda her şeyi itiraf etmek zorunda kaldım. Hâkim zaten çok sinirliydi. Doğru düzgün dinlemeden kesti cezamı. Olan benim haftalıklara oldu.
Hayır, memlekette zaten her şey deli gibi pahalanıyordu ki dondurma fiyatları iyice uçmuştu. Bu hadiseden sonra koskoca memlekette bir tek benim haftalığım yarı yarıya düşmüştü.
Ahmet Anıl Kutlu