Kahve
— Vay, olay yeri incelemeden Mahmut abim, hoş geldin!
— Hoş bulduk iki gözüm. Bana sade bir Türk kahvesi yapıver.
— Hemen abi!
Ne demişti Asya?
“Türk kahvesi olmak istiyorum.”
Gülmüştüm. İnsan hiç Türk kahvesi olur mu?
“Düşünsene,” demişti. “Tane tane kahveyi alıyor, makineye atıp çekiyorsun. Lime lime oluyor, dağılıyor. Acının dibine düşüyor. Ağzına değdirince tadı nasıl da acı… ‘Bitmiş bu, tuz buz olmuş,’ diyorsun. Alıp bir kutuya koyuyor, kaldırıyorlar. Belki çok sonra alıp bir cezvenin içine atıyorlar. Tabii tek başına olmuyor, yanına su katıyorlar. Dünyadaki en saf, en temiz şey su çünkü. Sonra ikisi birbirine karışıyor. Aşk gibi, ateşte bir oluyorlar. Pişen kahveyi küçük bir bardağa koyuyorlar. Sanki küçücük hayatlarımız gibi… Sonra hani bazen çok güzel âşıklar görürsün de için gider ya, dertlenip bir sigara yakarsın. Kahvenin yanına da sigara yakıyorsun. Çünkü biliyorsun, kahve de insan gibi; olmuş, yanmış, geçmiş… Yeniden gelmiş.”
— Buyur abi, kahven.
— Her şeyi ne güzel anlatıyor, değil mi?
— Anlamadım abi?
— Her şeyi diyorum, ne güzel anlatıyor.
— Kim abi?
— Boş ver sen… Sağ ol.
Ama sen çaycısın Mahmut. Çay öyle, senin gibi orta şeker… Böyle yemyeşil bahçelerde, kimsenin beğenmediği topraklarda yetişiyor. “Burada bir şey yetişmez,” diyorsun. Yetişiyor.
Elleri pamuktan kadınlar kırpıyor uçlarını, dolduruyorlar sırtlarına… Çay en başta bilmiyor bu kadınlar kim. O kadınlar topladıkları çayları alıp sırtlarına vurunca anlıyor çay; ne yükler çekmiş, ne yollardan geçmiş, ne anılar biriktirmiş o kadınlar…
Çayı da atıyorlar bir makinenin içine, lime lime ediyorlar. “O da paramparça oldu, dayanamadı gitti, yazık,” diyorsun. Oysa ilk toplandıklarında dağ gibi kalabalıklardı. Çayı da alıp bir kutuya koyuyorlar. Sonra yanına su katıyorlar. Neydi? Dünyadaki en saf, en temiz şey suydu çünkü.
Çayla su bir olmuş, fokur fokur kaynıyor. Evin en küçüğü koyuyor bardaklara. Çayın rengi, sana can veren kan gibi… “Ben oldum, ateşlerde yandım da bu hâle geldim,” diyor sana. Sen de saygıyla alıyorsun bardağı eline, ufacık bir yudum alıyorsun. Herkesin tek tek gözlerinin içine bakıyor, “Ulan, ne güzel bir aileyiz biz,” diyorsun. İçine kan gibi çay doluyor; canlanıyor, hayat buluyorsun.
Öykün çay oluyor… Çayın öykün oluyor…
— Oo, Mahmut Bey, kahve mi içiyoruz?
— Sen ne zaman geldin?
— Ohoo, sen dalıp gitmişsin. Bir şey mi oldu?
— Yok, ne olsun… (Seni düşünüyordum.)
— Aman iyi, bir de sana bir şey olmasın.
— …
— Amirimle kapıştık, sinirlerim tepemde.
— Yine mi?
— Her zamanki hâlleri…
— Kahveni söylüyorum.
— Yok, çay.
— Nasıl yani?
— Çay istiyorum.
— Sen çay içmezsin ki.
— Bu sinirle kahve dokunur şimdi.
Ahmet Anıl Kutlu