Geri

Makas

Yirmi bir yıl sonra kilidi elleri titreyerek tuttu. Anahtarı yerine takıp çevirdi. Kilit, yüreğindeki acılar boğazındaki düğümden kurtuluyormuş gibi hızla açıldı. Gözlerinden istemsizce yaşlar dökülüyordu.

Bahçenin hemen sağındaki kiraz ağacının dallarından hızla geçen bir rüzgâr saçlarını savurdu. Annesi, genç kızlığına kadar pamuk gibi saçlarını burada örmüştü.

Ayaklarını neredeyse sürüyerek kapıya kadar yürüdü. Bu evde geçirdiği on yedi yıl gelip göğsünün üzerine oturmuştu. Babasının göğsüne yatıp uyuduğu salıncağa bakmaya cesaret edemedi. Salıncak eskimiş, her yanı paslanmıştı. Bir tarafı, geçmişi gibi, asılı durduğu yerden yere düşmüştü. Salıncak boynunu senelere bükmüştü.

Evin kapısını açtı. Her şey hatırladığı gibi, aynı yerinde duruyordu. Babası nasıl olsa eski kafalı adamın tekiydi. Eşyaların yenisini almayı bırak, yerlerini bile değiştirmemişti. Her şeyin üzerinde bir parmak toz vardı.

Parmağıyla sildiği çerçevede gördüğü fotoğraf, olduğu yerde soluğunu kesti. Çerçevenin içinde, okula başladığı zamanki ilk önlüklü siyah-beyaz fotoğrafı vardı.

“Babam bana ait her şeyi yok etmiştir,” diye düşünmüştü yıllardır.

Yanılmıştı.

Oysa belki de güldüğü tek fotoğraf, kadere inat karşısında duruyordu.

Merdivenlerden yavaş yavaş çıkarken tahtalar, üzerindeki ağırlığa isyan eder gibi sesler çıkardı. Yıllardır kimseyi taşımadıkları her hâllerinden belliydi. Kendi kendine konuştuğunu fark etti. Eski bir arkadaşına rastlamış gibi dil döküyordu. O kadar çok konuştu ki anlattıklarını kendisi bile duyamaz oldu.

Ne kadar çok şey biriktirmişti…

Kendisini odasındaki sandığın başında buldu. Kapağını usulca açtı. Sandıktaki her şey, uçları oyalı beyaz bir örtüyle kapatılmıştı.

Ölen yıllarının kefeniydi.

İlk olarak fotoğraf albümünü eline aldı. Göz ucuyla, annesinin kendi elleriyle ördüğü ilk patiklerine baktı. Albümdeki ilk fotoğrafı açtı.

Dünyadaki ilk görüntüsü…

Annesinin kucağında masumca duruyordu. Babası da gülen yüzüyle ona bakıyordu.


Sandıkta duran dikiş kutusundan makası aldı. Babasının ona doğru uzanan kolunu bir hamlede kesti. Kestiği parça, bağdaş kurduğu ayağının dibine düştü. Babasının kesik eli, annesinin omzunda kaldı.

Evi terk etmesine sebep olan tokattan sonra babası, kızının peşinden koşan karısını yine aynı omzundan tutmuştu. O tokadı hayatının hiçbir anında unutamadı.

Şimdi kesilen kol parçası, düştüğü yerde kanamaya devam ediyordu.

Annesine de öfkeliydi ama onun da kaderini biliyordu. Annesi, erkeklerin sözünün kanun olduğu bir dönemde yaşamıştı. Önce babasının, sonra da kocasının sözünden çıkamamıştı. Bir kez olsun kendi fikrini söyleme şansı olmamıştı.

Kızı çekip gittiğinde, ömrü boyunca bir daha göremediği yavrusunun infaz kararını da hayatındaki erkek vermişti.

Evi terk ettiği zamanları düşündü. Üst üste yaşadığı, sayısız mutsuzlukla dolu günlerin ardından, “Ben hiç mutlu olmamışım,” diye kendisini kimsesiz hissettiği günleri…

O küçücük kasabadan kocaman bir şehre gelmişti. Kötülüklerle karşılaşmaması neredeyse imkânsızdı. O günleri hatırlamak istemediğinden, neredeyse her şeyi hafızasından silip atmıştı. Yeni hayatının ilk günlerinden hepi topu bir iki şey hatırlıyordu.

Kader ona el uzatmış, ikinci ailesiyle tanışmıştı. Çocuksuz bir ailenin yaşama kaynağı olmuş, onlarla birlikte hayata tutunmuştu. Hayatına girdikleri gün için her defasında yüz binlerce kez şükrederdi.

Bir yanı minnet duyarken bir yanı da o günleri hiç yaşamamış olmayı diliyordu.

Zamanı geri getirmek ne mümkündü…

Şimdi gerçek ailesini ellerinde tutuyordu. Makasla kocaman bir daire yaptı. Kesilen parçalar yine yere düştü.

Geçmişini söküp attı.

Fotoğrafta iki gülen yüzle küçük bir bebek kaldı…

Ahmet Anıl Kutlu