Mücadele
Havaalanından dönüyordum. İnsanlar hükûmeti protesto etmeye devam ediyordu. Onları göz ucuyla seyrettim. Düşünceleri için savaşıyor, mücadele ediyorlardı. Polise bir selam çaktım. Sessizce uzaklaştım oradan.
İki gün önce gazetenin müdürü hepimizi toplantıya çağırdığında, hükûmet aleyhine yayın yapmamızı yasakladı. Toplantıdan öfkeyle çıkıp masama gittim. Elime beyaz bir sayfa aldım. İstifa mektubu yazacaktım ama masadan bir izin kâğıdıyla kalktım. Düşüncelerim uğruna fedakârlık yapıp istifamı basamadım. Düğün için izin almam gerekiyordu, onu kazandım.
Ne büyük zafer…
Bizimkiler önden gitmişlerdi. Uçağa binmeye cesaret edemeyen ben, yine arabayla peşlerinden gidecektim. Bavulumu hazırlayıp oturdum. Camın arkasından yürüyenleri izledim. Herkes özgürlük mücadelesindeydi. Evlerden de tencere ve tavalarla destek veriliyordu.
Bir coşkudur gidiyordu.
Ben yine cesur değildim…
Sabaha karşı yola çıktım. Şafak söküyordu.
Yeni güne merhaba…
Her geçenin uğramadan edemediği köyde durup köy kahvaltısı yaptım. Marmara bitti, Ege’ye girdim. Denizin mavisi aynı kalmıştı ama şehir, en son gelişimden beri değişmişti.
Mahalleye girince içim bir tuhaf oldu. Çocukluğum bir damla olup gözlerime asıldı. Arabayı evin önüne çektim. Mahallenin çocukları etrafımı sardı, beni inceliyorlardı. Bir zamanlar biz de her yabancının karşısına geçip dikilir, aynen böyle bakardık.
O zamanlar insanlar bir bakışta tanınırdı. Notlarını hemen verirdik. Kimisi bizden korkar, kimisi gülümserdi.
Çocuklara gülümsedim, içeri girdim. Uzun uzun sarılanlar oldu; gözleri dolanlar, beni hayırsızlıkla suçlayanlar, ellerini ağızlarına götürüp muhtemelen dedikodumu yapanlar…
Bahçede oturup soluklandım. Bir tabak börek yedim, yanında çay içtim.
Hazırlandıktan sonra otelden çıktım. Düğün, sahildeki güzel bir restoranda yapılıyordu. Her yer rengârenk süslenmişti. Profesyonel yardım alınmış gibi görünüyordu. Sonradan öğrendim ki gelinle damat her şeyle kendileri ilgilenmişlerdi.
Yıldız gibi parlıyorlardı.
“Çocukluğumu birlikte geçirdiğim insanlardan nasıl bu kadar uzaklaştım?” diye düşündüm bunları öğrendikten sonra.
Danslar, küçük sohbetler ve takı töreni derken düğün geçip gitti. Arkasına küçük teneke kutular bağlanmış bir arabayla gelinle damadı uğurladık.
Bizimkileri mahalleye bıraktıktan sonra arabayı bütün şehri gören tepeye çektim. Gençler toplanmış, muhabbet ediyor ve birkaç bira yuvarlıyorlardı. Kim bilir, yanında eşi olan da vardı, sevgilisi olan da…
İnsanlar mutlulukları uğruna kendilerinden, özgürlüklerinden fedakârlık ediyorlardı. Ben ise sözde özgürlük için savaşıyor, göz göre göre içimde kaybediyordum.
Dönüş yolunda bir arabayla yol arkadaşı oldum. Kaç kilometre birlikte gittik, bilmiyorum. İnsan böyle anlarda kendisini yalnız hissetmiyor.
Sonra ada yoluna döndüler. Peşlerine takılmıştım. Gemiyle adaya geçtik. Her yer tatile gelenlerle doluydu. Burada sokaklarda yürüyen de yoktu, tencere çalan da… İstenen her neyse çoktan kazanılmıştı.
Akşam yemeği için bir kafeye oturdum. Uzak bir köşede yol arkadaşlarım ailece oturuyor, birbirlerine gülen gözlerle bakıyorlardı. Kim bilir, mutlulukları için ne fedakârlıklar yapmışlardı…
Yanımdaki masaya iki çift gelip oturdu. Çok geçmeden bir çiftin güldüğünü, diğer çiftin ise birbirlerine sert bakışlar gönderdiğini anladım. Fedakârlığın ince çizgisindeydiler. Oysa mutluluk hemen yanı başlarında duruyordu.
Birileri görüyor, birileri kör olmuştu…
Döndüğümde protestocular da polisler de yoktu.
Mutluluğu birileri kazanmış, birileri kaybolmuştu…
Ahmet Anıl Kutlu