Olay yeri
Kapının eşiğinden geçip çalışma odasına giriyor. Tam yirmi bir adımda kasasının yanına gidiyor. Anahtarını kilide sokuyor. Kendisinden başka kimsenin bilmediği altı haneli şifreyi çeviriyor. Kasadan “tak” diye bir ses geliyor. Kolu çeviriyor. Kasa, boynunu büker gibi açılıyor.
En alt bölmedeki mektupları alıp bir kenara koyuyor. Her birinin üzerinde ismi yazan sarı zarfları… Karşısında simsiyah bir kutu kalıyor. Kutuyu eline alıp usulca açıyor. Silahını kutusundan çıkarıyor. Geriye doğru on bir adım atıp koltuğuna oturuyor. Silahını kucağına koyuyor.
O an ne düşünüyor, kimse bilmiyor. Zaten düşündüklerini kimse bilmezmiş. Gözlerini mektuplara dikiyor. Silahını sağ eline alıp şakağına dayıyor. Yüzüne bir gülümseme konduruyor. Gülümseme en çok ona yakışırmış. Bu gülümseme sarı zarflara cevap, intihar mektubu oluyor…
Polisler odanın her tarafına doluyor. Metrekareye üç polis düşüyor. Şehrin en âşık adamlarından biri intihar etmiş. Hâliyle herkes alarma geçiyor. Gönül meselesi bu.
Maktulün etrafındaki bütün deliller numaralandırılıyor. Birkaç parçası, kendini vurduğu noktadan yerlere savrulmuş. Apaçık ortada duruyorlar ancak yine de çözülemiyorlar. “Bu kadar düşünceyi kaldıramadı,” diye geçiştiriyor polisler. Onları ancak sevdalılar anlar.
Savcı Bey geliyor. “Ölmüş,” deyip kestirip atıyor. Yarım kalmışlığı anlamıyor. Maktulün kafasını düştüğü yerden kaldırıyorlar. Siyah bir poşete koyup yüzünü kapatıyorlar. Bir filmin sonu gibi kapanıyor fermuar…
Bir kadın koşarak eve geliyor. Odaya girmesi yasak. Hır gür çıkarınca olay yeri incelemeden Mahmut geliyor yanına.
— Buyurun hanımefendi, kimsiniz?
— Asıl siz kimsiniz? Ne oluyor burada?
— Olay yeri incelemeden Mahmut ben.
— Ne olayı?
— Maktul kendini vurmuş.
— …
— Siz neyi oluyorsunuz?
— Ben mi?
— Evet, siz!
— Konu ben değilim.
— Ne demek değilsiniz? Olay yeri incelemeden Mahmut ben. Buna ben karar veririm. Maktul diyorum, kendini vurmuş.
— Ne yapayım, vurmasaymış.
— Nasıl yani?
— Olay yeri incelemeden Mehmet değil misin? O senin işin.
— Mehmet değil, Mahmut.
— Her neyse işte… Nasıl vurmuş kendini?
— Odaya girip yirmi bir adım atmış. Silahını almış. Koltukta vurmuş kendini.
— Mahmut, eksik mi anlatıyorsun?
— Anlamadım.
— Kasayı diyorum, açmamış mı?
— Doğru, önce kasayı açmış. Siz nereden biliyorsunuz kasayı?
— Yine eksiklik var.
— Olay yeri incelemeden Mahmut ben. Ne eksikliği?
— Mektupları diyorum. Sarı zarflı mektupları…
— Onları bir kenara koymuş. Onları da aldık delil olarak. Onları da mı biliyorsunuz?
— Bir kenara mı koymuş?
— Niye sinirleniyorsunuz ki? Ne yapacaktı mektupları?
— O senin işin değil.
— Ama bir karar verin. Olay yeri incelemeden Mahmut ben. Olay yerleri benim işim.
— Demek mektupları bir kenara koymuş…
— Ne var bu mektuplarda, anlamadım ki. Olayı mı aydınlatacak?
— Yok, onlar ancak karartır olayı.
— Maktul ölmüş, daha neyi karartsın?
— Beni.
— Sizi mi?
— Mahmut, bu nasıl olay yeri incelemek? Hiçbir şeyi çözememişsin. O mektupları istiyorum.
— Ne demek, “Mektupları istiyorum?”
— Benim olanı istiyorum.
— Sizin mi o mektuplar?
— Onundu aslında ama hepsini ben yazdım.
— O zaman hâlâ maktulün mektupları.
— Yine bana bir şey bırakmamış giderken…
— Mutlu ölmüş ama.
— O nereden çıktı?
— Olay yeri incelemeden Mahmut ben. Anlarım.
— Nereden anladın yahu?
— Yüzünde bir gülümseme vardı.
— Gülümseme mi?
— Evet.
— Onu da bırakmamış giderken işte…
— Anlamadım.
— Anlamazsın Mahmut. O gülümseme var ya…
— Ee?
— Benim işte.
— Durun, gitmeyin. İfadenizi alalım.
— Sen kimsin de bana onu soracaksın?
— Efendim, olay yeri incelemeden Mahmut ben.
Ahmet Anıl Kutlu