Telefon
“Dargınsak eğer, üç günü geçeli aylar oluyor, haberin olsun.”
Çalışma odasında sessizce oturuyordu. Bilgisayarının ekranında bir ilan gözüne çarptı. Küs olduğu sevgilisini aramaya karar verdi. Günlerden perşembeydi, son konuşmalarını pazartesi günü yapmışlardı.
Telefon çalmaya başladı…
Gitmeye karar verdiği yer, Kazdağları’nda güzel bir apart oteldi. Sevgilisini aramış, hemen bir çanta hazırlamasını söylemişti. Kendi çantasını hazırlar hazırlamaz arabasına atladı.
“Bu birkaç gün bize iyi gelecek,” diye düşünüyordu yolda.
Sevgilisi, telefonda teklifini duyunca hiç itiraz etmemişti. “Tamam,” da dememişti ama geleceğini biliyordu. Küs olduklarında hep böyle içine kapanırdı.
Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadılar. Kendilerine güzel bir oda tuttular. Kış yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıştı. Adamın ilk işi şömineyi yakmak oldu. Kız çantalarını bırakıp elinde iki kadeh ve ada şarabıyla onun yanına geldi.
Bir süre ateşi izlediler. Odadaki tek ses, yanmaya başlayan odunların çıtırtısıydı. Sonra kız konuşmaya başladı. İçine atıp atıp birden patladığı konuşmalardan birinin geldiğini anlamıştı adam.
Kız bağırdı, çağırdı; eline ne geçerse sağa sola fırlatmaya başladı. Kadehler tuz buz oldu. Kendini odaya kapattığında ortalık savaş yerini andırıyordu.
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu…
Bayramlıklarını giydiğinde dünyanın en mutlu çocuğu olmuştu o sabah. Bütün aile bayramlaşmış, hep birlikte oturup kahvaltı etmişlerdi. İlk harçlığını yine babasından almıştı, her bayram olduğu gibi.
Sonra bayram gezmesine çıktılar. Hiç istemediği hâlde kapıda ayakkabılarını çıkardı. Kim bilir, belki de hiç bayramlık ayakkabısı olmamış bir çocuk gelip pembe ayakkabılarını kapıdan çaldı.
“Üzülme, yenisini alırız kızım,” sözleri bile teselli edemedi onu.
Hayatında en çok gözyaşını o gün döktü. Bu akşamki gözyaşları, o bayram günüyle yarışırdı.
Sessizce kalkıp kırıp döktüğü ne varsa toplamaya başladı. Adım adım, dağıttığı her şeyi topladı.
Adam şöminenin başında, başını iki elinin arasına almış ağlıyordu…
Koyu Fenerbahçeliydi çocuk. Baba takımıydı. Odasının her yanını futbolcuların resimleri süslerdi. Mahalle maçlarında mutlaka o sarı lacivert çubuklu formayı giyerdi. Yaşı küçük diye onu kaleden başka yerde oynatmıyorlardı ama bunu kafasına takmıyordu.
Yatağına uzandığında bir gün Fenerbahçe’nin forveti olduğunu, attığı gollerin sevincini yaşadığını hayal ederdi. Babası onu her hafta sonu Fenerbahçe maçlarını izlemeye götürürdü. Meyhanede maçı izlerken iki tek atardı. Tabii ki annesinden gizli… Bu, aralarındaki gizli anlaşmaydı.
Yine bir Fener maçı günü uğurlu formasını giyip yollara düştü. Babasının meyhanede arkadaşlarıyla oturduğunu biliyordu. İçeri gireceği sırada mekânın kapısındaki bir yazı gözüne çarptı:
“10 yaşından küçüklerin girmesi yasaktır.”
Dudağına yarım bir gülümseme kondurdu. Babası içerideydi. Kim onu içeri almayabilirdi ki? Mümkün mü? Hem Fener de sahaya çıkmak üzereydi.
Babası yanına geldiğinde durumu açıkladı. Çocuk boynunu büküp gözyaşları içinde meyhaneden çıktı. Eve dönene kadar gözünde yaş kalmadı. İlk kez Fenerbahçe’nin maçını kaçırmıştı.
Hayatında en çok o akşam ağladı…
Tek kelime etmeden birbirlerine sarılmış, şöminedeki ateşi izlerken buldular kendilerini. Aslında fazla kavga etmezlerdi ama ettiklerinde dünya böyle tersine dönerdi. Her şey bittiğinde de yeniden normale dönerdi.
Kız, omzundaki battaniyeyi adamla paylaştı. Başını onun boynuna gömdü. Birbirlerini seviyorlardı. Üstelik her kavganın böyle sarılarak biteceğine dair bir anlaşmaları vardı.
Şimdi durup yeniden ağlasalar huzurdan ağlarlardı…
Adam telefonu sonuna kadar çaldırdı. Kız belki de bu onuncu aramaya da cevap vermedi.
“Yarın yine ararım,” dedi. “Belli ki telefonu duymuyor.”
Nasıl olsa yarın cumaydı, hafta sonu planı bozulmazdı. Kötü düşünmek istemiyordu.
Ertesi gün onu aradığında bu kez telefon çalmadı bile.
Aradığı numara kullanılmamaktaydı…
Ahmet Anıl Kutlu