Geri

Yaz

Üç aylık işsizliğin ardından bugün işe başlamıştı. İlk günün yevmiyesini cebine koymuştu. Alın terinin karşılığını almıştı ya, ondan mutlusu yoktu. Ne çok hakkını yemişlerdi, ne çok darbe almıştı…

“Hazırlanın,” dedi evdekilere. “Sahile gidiyoruz.”

Üçü birlikte el ele tutuşup yürümeye başladılar. Onları uzaktan gören biri, üstlerine başlarına dikkat etmezse gerçekten mutlu bir aile olduklarını düşünebilirdi.

Baloncuyu görünce kendi gazozunu oğlana feda etti. Mavi bir balon aldılar. Çay bahçesindeki en afilli masaya kuruldular. Feda ettiği gazoz eksik kaldı; masaya iki gazoz, üç simit geldi.

Ufaklık, mahalledeki çocuklarla yaptıkları maçta attığı golü bütün heyecanıyla anlatıyordu. Oturduğu yerden topa vurma hareketi yapıyordu. Adam ona gülümsüyordu ama aklında binbir huzursuzluk vardı. Daha kaç gün böyle gündelik işlere gideceği belli değildi. Yarın simit alacak paranın bile cebinde olmayabileceğinin farkındaydı.

Gözleri, yüzünde hep bir hüzün olan karısına daldı. Ona her şeyi verebilmeyi ne çok istemişti. Kriz her şeyi vurmuş, genç adama dibi boylatmıştı. Karısı tek kelime etmemişti ama biliyordu, ona gönül koymuştu.

Eve doğru yola koyuldular. Adam yolun karşısına geçmek istedi. Bu sıradaki dükkânlardan birinin oyuncakçı olduğunu biliyordu. Oğlan görüp bir şey isteyecek diye çocuk gibi korkuyordu. Karısıyla ufaklık, karşı taraf güneşli diye geçmek istemedi. Haziran sıcağı adamı yakıyordu.

Oyuncakçının önüne geldiklerinde oğlanın gözleri, vitrinde duran uzaktan kumandalı arabaya daldı. Bir babasına, bir arabaya baktı. Durumları iyiyken, vitrindekinin eski modelini beşinci yaş gününde ona almıştı.

“Alalım,” dedi babasına. “Bu yeni modeli de alalım, baba.”

Yutkundu. Cebinde eve iki ekmek alacak kadar para vardı.

“Sonra,” dedi oğluna. “Sonra alırız.”

Çocuğu neredeyse çekiştirerek vitrinin önünden uzaklaştırıp yanına aldı. Ufaklığın çocukluk hevesi kursağında kalmıştı.

Yirmi metre uzaktaki amatör fotoğrafçı bu anın fotoğrafını çekti. Yeni aldığı bilmem kaç bin dolarlık makinesini denemek için o da dışarı çıkmıştı.


Son kontrollerini yaptı. Her şeyin her an kusursuz olmasını istiyordu. Dershanenin bulunduğu köşeye doğru yola çıktı. Uzun süren bir iş seyahatinden yeni dönmüştü. Aralarına mesafeler girmişti. Bilgisayar başında yaptıkları sohbetleri saymazsak iki ay, sekiz gün, dört saat, yirmi iki dakikadır birbirlerini görmemişlerdi.

Kız, KPSS kursuna gidiyordu. Okulunu bitirmiş, ilk sene atanamamıştı. Bir yandan en yüksek puanı almasını istiyor, bir yandan da alamasın, hiçbir yere gitmesin diye içinden geçiriyordu. Yaz sonunda yapılacak sınavın sonucu belki de bundan sonraki hayatlarını, işlerini, yaşamlarını ve şehirlerini belirleyecekti.

Kız, dershaneden çıkıp arkadaşlarıyla yürümeye başladı. Sınavdaki bir soruyu hararetle tartışıyorlardı. O ise uzaktan, ömrünü birlikte geçirmek istediği kızı seyrediyordu. Kız ne zaman kendisini anlatmaya çalışsa kaşları böyle çatılırdı. Belli ki arkadaşlarından farklı bir şıkkı işaretlemişti. Yüzüne bir gülümseme kondu. Onu nasıl da bu kadar iyi tanımıştı…

Sahildeki çay bahçesine gidene kadar soruyu tartışmaya devam ettiler. Garson, grubu ısrarla bir masaya oturtmaya çalışıyordu. Anlam veremediler ama pek itiraz da etmediler. Herkes siparişini vermiş, temmuz akşamının tadını çıkarıyordu.

Çay bahçesindeki bütün ışıklar sönünce herkes şaşkınlıkla “Aa!” diyerek ettiği muhabbete ara verdi. Yalnızca grubun oturduğu masanın üzerindeki ışık yanıyordu. Herkes dönüp o masaya bakmaya başladı.

Garson gelip kızın eline bir kâğıt sıkıştırdı. Tam o sırada başından aşağı kırmızı güller yağmaya başladı. Kız şaşkınlıkla başını kaldırdı. Gördükleri gerçek miydi acaba?

Sevdiği adam, elinde bir yüzük kutusuyla karşısında duruyordu.

Kız bir kâğıda, bir ona baktı.

“Okusana,” dedi adam.

Kız şaşkın şaşkın kâğıdı okudu.

“Benimle yaşlanır mısın?” yazıyordu kâğıtta.

Herkes durumu anlayınca mekânda bir alkış koptu.

“Durun,” dedi kız. “Daha evet demedim.”

“Evet!” diye bağırdığı anı, oğlanın en yakın arkadaşı fotoğraf makinesiyle çekmişti. O fotoğrafta herkesin yüzünde mutluluk vardı.


Oradan oraya koşuşturuyordu. İlk kitabı çıkmıştı. Bu tarz koşuşturmalara alışık değildi. Bir kitap fuarından diğerine koşuyordu. Ağustostaki bu koşuşturma, tatlı bir yorgunluk yaratıyordu.

İçinde garip bir heyecan vardı. Beğenilmek, takdir edilmek insanda farklı bir tatmin yaratıyordu. “Yazar olacağım,” dediğinde annesi dışında kimse ona destek olmamıştı. Ailesi, iyi kötü bir mesleği olsun istiyordu. Yokluktan gelmişlerdi. Yoksulluğun ne demek olduğunu en iyi onlar bilirdi. Çok parasızlık çekmişlerdi.

Yazarlıktan vazgeçmesi için binlerce sebebi vardı. Ama şimdi kitabını imzalatmak için bekleyen kalabalığa baktığında, o U dönüşlerinden vazgeçerek ne kadar doğru yaptığını biliyordu.

Gözüne ikinci sıradaki bir çocuk takıldı. Elinde bir gazoz şişesi vardı. O gazoz şişesi onu alıp yıllar öncesindeki bir çay bahçesine götürdü.

Sıra onlara geldiğinde çocuğa gülümsedi. Kitabın ilk sayfasını açtı.

“Sevgili babama, anneme ve eşime…” yazısının altını imzaladı.

Babayla oğlunu iki yanına alıp fotoğraf çektirdi. O anda gözlerinde, “Babam bu anı görüyor mudur?” sorusunun heyecanı vardı.

Ahmet Anıl Kutlu